Geçen haftadaki sayfa görünümleri

19 Aralık 2010 Pazar

Kökevarım

   belki de gerçek rüya benimdir. bütün varoluşum, seslicesinden bi alarma bağlıdır. son ele sakladığım kartların hiçbirini masaya atamadan biticeğinden korktuğum lanet bi kumardır hayat dediğim girift bilmece...

sana yazdığım herşey, zaten sendendir..
ben seni uzakta sanarken, bana yukardan bakıp gülümseyen bi güçsündür..
sadece kulağını çınlatıcağını düşündüğüm bütün küfürleri bizzat duymuşsundur..
ve en önemlisi; yaratığına yenilicek tek tanrısındır....


   peki ya rüya değil de sahibiysem? parmaklarıma geçirdiğim küçük iplerden ibaretse bana söylettiğini sandığın herşey? tek yaptığım, senin üstünden kendimi yönetmekse? sen; yazdığın her senaryoda beni iğneli fıçıya sokarken, gerçekte ben seni küçücük bi kutuya sıkıştırmışsam...

yazdırdığını sandığın şeylerin hepsi benden banadır, senin aracısızlığında..
gülerek izlediğin şey gerçek ben değil, senaryoya bağlı sendir..
duyduğun küfürler, aşağıdan yukarıya hararetle değil de yukardan aşağıya kahkalarladır..
ve en önemlisi; kendi tanrımı yaratmışımdır....

   zihnimde yarattığım tanrıya, elimden gelenden fazlasını tapınmam...

Giderken

   Keşke yan koltukta uyuyan kız değil de camın öteki tarafındaki ağaçlardan biri olsan. Bir anda görüş alanıma girip, girdiğin gibi de geri çıkabilsen.  Sadece siluetin kalsa hafızamda bir an, o da bi sonra ki ağaç gelene kadar. Ya da camdaki bi yağmur damlası olsan. Hayatın hızını temsil edercesine hoyrat esen bir rüzgarla yavaş yavaş ayrılsan gözümün önünden, hayatımdan, içimden, her bir hücremden…
   Ben lanet bi kese kağıdına, 50 kuruşluk bi kalemle bunları yazsam; sen de okumasan uyanınca. Ben olmasam, sen olmasan, biz olmasak; bari beraber olmasak…
   Hep yolda olmak, bi türlü varamamak, sonunu görememek;  ister istemez merak etmek, birazcık umutlanmak, birazcık hayal kurmak;  çokça umutsuzluğa düşmek,  yok yere kötü hissetmeye başlamak; belki ağlamak, belki ağlatmak.  Bunların hiçbiri bana göre değilmiş maalesef; üzgünüm…
   Keşke bunları okurken ağlamiycağını bilsem; kağıdın göz yaşlarınla yumuşamiycağına emin olabilsem. Ama keşke sen de biraz ben olmuş olabilsen. Onca yıl, okyanusları yarıp gelicek bi periyi beklemiş; gelmiyceğini anlayınca en yakın limana demir atmış olsan. Ama kalmak için değil, dinlenmek için. Liman bunu bilmese ve gün gelip saatler ayrılık vaktini vurunca, eline 50 kuruşluk bi kalem alıp lanet bi kese kağıdına bunları yazmasan ve tam buraya gelince, kulaklıktan fısıldayan bi şarkı duysan: Ağlama ağlama içinde kalsın. Ayrılık insanlar için ve sen de insansın!
   Emin ol bu kadar adice bi ayrılığı hak etmiyosun, ama bundan daha dürüstünü de ben beceremezdim. Elveda…

Benim Kalbim

   Benim kalbim; garip biraz sizinkilerden…  Enine değil de boyuna büyük galiba. Sevdiğim insanları üst üste koyuyorum içimde. Siz hepsini yan yana koyup aynı seviyede sevebilirken, ben bi aşağı bi yukarı gidip geliyorum. Oldukça yorucu, bazen de çok yıkıcı. Özellikle de aradan birini çekmek istediğimde. Ortadan çektiğim parça ister dışarı atılıcak olsun, ister tabana yerleşicek, isterse en üste konulucak olsun; çıkarken bıraktığı boşluk büyük bi kargaşaya sebep oluyo her defasında..
   Benim kalbim; biraz garip sizinkilerden… Tek kişilik aslına bakarsanız. Ama o kadar geniş ki sanki biçok kişiyi aynı anda alır gibi. Birden fazla misafiri birbiriyle yarıştıran, kavgadan da en çok zarar gören taraf benim kalbim. O kadar büyük ki, kimse tek başına dolduramıyo. Ama o kadar da tek kişilik ki, seçim yapmaya zorluyo. Garip yani..

   Benim kalbim; biraz garip sizinkilerden… Kiminizinki beton kiminizinki pamuk, hamura benziyo bence benimki. Gireni çok güzel karşılıyo; sertleşmeden, çok yormadan, yorulmadan. Ama çıkanlara aynı şekilde davranmıyo. Kiminin sağına soluna yapışıyo, kiminin salıvermiyo kolayca, bazılarınınsa giderken şeklini bırakmasına engel olamıyo. Parça gövdeden koptuğunda geriye kocaman bi izi kalıyo..

   Benim kalbim; biraz garip sizinkilerden…
   Benim kalbim; baya garip sizinkilerden…
   Benim kalbim; buralarda biyerde olması lazımdı ama??
   Benim kalbim; ???

Ölüm Üzerine

   Sessizliği yırtarak gelen bir sesin, harflere yansıması bu yazı… Beşerin içinden, kalbinin en ücra köşesinden gelen oradan da dünyaya yayılan bir çığlık. Amaç olmadan, kimseye bir şeyler öğretmek istemeksizin sadece ve sadece sesin yayılması ve kendi tınısını taşıyanlarla buluşması için yazıldı. Her bir cümle yazılırken, önceki cümle unutuldu. Bomboş bir yolda, arabanızın yapabileceği maksimum hızı ölçmek için yapılan bir denemden farkı yok. Yaşamaktan kaçamayacağınız duygular vardır. Bunlardan birisini tattım bugün: ÖLÜM!

   Başkalarında gördüğüm, görüp de sade bir anlık üzüldüğüm, sonra da ömrümün tozlu raflarına kaldırdığım bir duygu bu. Cenazeden cenazeye taktığım bir maske olduğunu fark ettim hüznümün. Ve utandım… Hayatımda ilk defa değil belki ama bu defa çok utandım. Kendimden de boşa geçen onca senemden de… Bu kadar yakın hissetmemiştim daha önce uçurumu. Gecenin bir yarısı kalkıp şiirler yazdım, durup dururken ağladım da kimi zaman… Ama bir anlık duygulardı bunların hepsi. Asla bu kadar coşmamıştı nehir. Bentlerimin bu kadar tarumar olduğunu ilk defa gördüm.

   Son noktayı koyduğumda belki de yakacağım bir kağıt var elimde şu an. İşi bittiğinde sinirimden kıracağım bir kalem yazıyor bu harfleri. A’yı B’yi C’yi… Bir tarafta isyanım var, öbür tarafta zorunlu kabulüm. Arafların en hasıymış burası. İsyan edip Allah’a karşı dursan bir türlü, kabul edip için için ağlasan başka türlü…Her şey boş her şey… Kontrolü bende olmayan bir hayatı yaşamak bu kadar zor muymuş? Zormuş meğer… Kader denen yazı değişmez miymiş? Değişmezmiş meğer…

   Kapasam gözlerimi “Onu alma beni al!” diyen onlarca insan çıkıyor karşıma. Sevdiği için ölmeyi göze almış onlarca yürek… Kadere söverken kendini kaybeden insanların gözleri gitmiyor gözümün önünden bir an dahi… Gözlerin rengi bambaşka her yüzde. Kimisi sonsuzluk gibi masmavi, kimisi ölüm gibi kapkara, kimisi umut gibi bal sarısı… Renkleri farlı olan binlerce gözde tek bir şey yazıyor: ÖLÜM!

   Yalnız değilsin ey ölümü yakından gören beşer! Bizim gibi daha binlercesi var, ölümü anca cenazeden cenazeye hatırlayan. Ölüm uzak sanıp dünya hırsıyla gözü dönen sadece ikimiz değiliz emin ol. Taziyeye gelen onca insan arasından kaç kişi hatırlayacak yarın; seni, beni, acımızı, akan göz yaşlarımızı, ve göz yaşlarımızın söndüremediği yangınımızı… Ateşimizi söndüremez bu göz yaşları. Bizdeki ateş ki Azrail’e sövdürür bizi. Bizdeki ateş ki; yarsa Musa denizi tekrar, yarısını sana verse, yarısını bana; sönmez yine ikimizinki de…

   Avazım çıktığı kadar susuyorum şimdi. Kağıt ıslanmış, kalem isyan etmiş harflere… Dudaklarım hareketsiz, kulaklarım duymuyor, hissetmiyor artık tenim ne sıcağı ne soğuğu, gözlerimle başbaşayız… Nemli ikisi de. Damlalar süzülüyor elmacık kemiklerimden. Gerçek göz yaşları bunlar. Sıcaklar çünkü. Sıcacıklar, sıcacık…

   Son noktayı koymadan önce, duy son bir kez daha bu gerçeği. Duy ki söv bir kez daha. Söv ki rahatla, bir an için unut şu dünyayı: ÖLÜM VAR EY DOST! ÖLÜM VAR! BİZ AĞZIMIZA GELENİ SAYSAK DA VAR, BOYNUMUZU EĞSEK DE…

   Git şimdi uzan yatağına. Belki uyanamam umuduyla yum gözlerini bir kez daha. Şansın varsa uyanma. Kal uykunda, sonsuza dek kal…

Tükeniş

   “Hiç kimse gelmiycek…”
  
   Odanın bi köşesinde; vücudu; 3 boyuta da temas eder haldeyken bunlar döküldü dudaklarından. O kapıdan kim girerse girsin, hiç kimse gelmiycekti ona göre. Yalnızlıktan, mutsuzluktan, yanlış anlaşılmalarından, konuşurken sesinin titremesinden, yalan söyleyememekten, sırlarını saklayamamaktan ve içinde bulunduğu tüm melankoliden kurtulamiycaktı ona göre. Hüzünlü şarkılarla ağlayıp, tuza bulasa da etrafı, hiç kimse gelmiycekti….
  
   Kapıdan girmiycek bütün insanları tek tek gözünün önüne getirip her biri için tekrar tekrar hıçkırıklara boğuluyodu. Parmaklarındaki eklemler hep ezikti, duvar kandı, iki eli de haraptı ama beyninde yankılan o ses,  her şeyi kırıp dökmesine sebepti. Ses beyninde duvarlara çarpıp tekrar tekrar doğdukça o da dudaklarıyla ölümsüzleştiriyodu bu laneti: “Hiç kimse gelmiycek…”
  
   Ve gelmedi…Hiç kimse girmedi o kapıdan. O duvarla dövüştü, kimse gelmedi. Bütün parmaklarını kırdı, kimse gelmedi. Duvarı kanından daha koyu bi kırmızıya boyadı, kimse gelmedi. Bi insanın kendine verebiliceği bütün zararı verdi bu sürede ve kimse -hiç kimse- gelmedi.
  
   Göz kapakları kapanmadan, nefesi kesilmeden, kanının son damlası kireç duvara geçmeden önce ayağa kalktı; kapıya doğru yürüdü. Elini kola attı ama açmadan önce duraksadı. Ya beklediği herkes kapının önündeyse? Kovalamaca oynayan çocuklar gibi birden kaçıverirlerse o açar açmaz… Kolu indirdi ve yavaşça itti kapıyı. Arkasını görebiliceği kadar açması belki bir saniyesini belki de bir yılını aldı ama sonunda açtı. Ve karşısında yine O vardı… Uğruna; duvarları yumrukladığı, ağlamaktan kör olduğu, kendinden geçtiği, yine olsa hepsini yaparım dediği şey: HİÇBİR ŞEY…
  
   Yavaşça kapattı kapıyı, sırtını dayayıp çöküverdi oraya. Başını ellerinin arasına aldı ve saçları kandan keçeleşinceye kadar öylece kaldı. Parmaklarındaki kurumuş kanı gözyaşlarıyla ıslatarak yere bir şey yazdı. Sonra ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü. Güneşin doğuşuna baktı bir kez daha. Bedenini boşluğa bırakırken geride bıraktığı sayılı şeyi düşündü; Yarım kalmış bi güneş doğumu, ucundan tırtıkladığı ama asla hevesle ısırılamadığı onca aşk, dilinin ucuna getirip de söylemeye korktuğu “Seni Seviyorum”lar ve hepsinin üstüne kara bi bulut gibi çöken kadere karşı kanıyla verdiği yanıt, yerdeki o son kelime;
  
   OLMADI…

Hareket Vakti

   Avucumda son üç tel saçım… Emin olmak içim bir kez daha yokladım kafamı. Evet; gerçekten de sonuncularmış elimdekiler. Tarakta onlarcası, çarşafta yüzlercesi var belki. Ama bu son üç tel saç, saklanmaya değer bana kalırsa…

   Yatak soğuk, korkuluklar soğuk, baş ucumdaki çerçeve hepsinden soğuk… Çerçevenin içinde geçen yıl çekilme bir resim. Resimde tam yedi surat; bölümden altı arkadaş, altılının ortasında da ben… Yine bütün dişlerimi sığdırmışım kadraja. Şimdiyse aynaya bakıyorum korkarak. Korkuyorum yüzleşmekten ancak. korkunun ecele faydası yok… Gümüş çerçeveli ayna gerçekleri suratıma haykırır gibi: Saçsız bir kafa, kaşlar seyrelmiş, gözlerde fer yok, dişler görünmüyor bu defa… Aynı adam mı bu ikisi diyorum; cevap yok…

   Böyle mi ölecektim ben! Arkamda bırakacağım tek şey, çarşafa dökülmüş yüzlerce saç teli mi olacaktı! Hayallerim vardı benim de… Belki çok yaratıcı değildim ama, evet; benim de hayallerim vardı… İyi bir iş, güzel bir eş, başımızı sokacağımız bir ev, pembe panjuruna falan da gerek yok… Sonra; kapının önünde bir araba, hafta sonu çocuklarla piknik, emeklilik, torunlar ve en son da güzel bir bahar gecesi uyuyup, sabaha uyanmamak…

   Kimi hayalimde de bu kadar uzun sürmezdi hayat. Bir kahraman olarak göç ederdim dünyadan. Bazen çatışmada vurulan bir asker olurdum. Bir kolum kopmuş, sol bacağımın diz kapağından aşağısı yok, oluk oluk kan akıyor her yanımdan… “Tertip!” diyor ranza komşum; “Dayan!” Kolumdan ümidi kesmiş olmalı ki, bandanasıyla direk bacağımı sarıyor. Dinmiyor kan yine de… Bir ışık görüyorum ben de bu sırada. “Tertip!” diyor ranza komşum tekrar; “Dayan!” “Oğlun olursa adını Asım koy.” diyorum. O an kapanıyor gözlerim. Işık beni kollarına alıp yükseliyor.

   Başka ölüm senaryolarım da var elbet. Başrolde yine ben: Asım Güven! Bu sefer de sokak serserileriyle muhatabım. Erkek adamız tabi! Yanımızdaki kadına laf atılır da biz bakar mıyız! Karşılık veriyorum. Çekiyor tabi bıçağını bizim efe. Geç fark etmişim maalesef. Göğüs kafesimin hemen altından gelen sıcaklıkla anlıyorum sonumun yaklaştığını… Serseriler kaçışta, sevgilim bağırmakta, ben ışığı görüyorum uzaktan. Geliyor sevgilim, diz çöküyor yanı başıma. Kafamı dizlerine koymuş, tam gözlerimin içine bakıyor. “Dayan!” diyor o da ranza komşum gibi. İlk defa gördüğüm o canım sevgilim kumral saçlarına son defa dokunuyorum. Sonra ışık yine kucaklıyor beni. Ben ışığın kollarında yükselirken sevgilim de başını arşa kaldırmış bağırıyor: Asım!

   Daha bunun gibi onlarca sonum vardı benim. Hiçbirinin karşısında kanser yazmıyordu tabi. Onlarca ölüm senaryosu hayallerimi süslerken, ben bu lanet hastanede, hayatın bana yazdığı rolü oynuyorum ister istemez.

   Bir anda ölmeliyim ben! Saniyeler almalı ışığın beni göğe yükseltmesi. Arkamdan onlarca kişi bağırmalı. Gözyaşları sel olmalı; aktıkça akmalı. Hiç tahmin etmediğim, belki de tanımadığım platonik aşklarım mezarıma güller getirmeli gizlice. Mezar taşım her gün sırılsıklam olmalı.

   Ben bir anda kayıp gitmeliyim bu dünyadan! Böyle insanlar gözümün içine bakmamalı “Ne zaman ölecek?” diye. Ansızın ölmeliyim; eriyerek değil her geçen gün… Katiller, adiler, şerefsizlerce öldürülmeliyim! Kurşunlar, bıçaklar hatta dar ağacıyla öldürülmeliyim; ufacık bir mikropla değil… Şakağımda bir kurşun deliği, yorganım kan gölü olmuş, Sağ elimde tabanca, sol elimde üç tel saçla ölmeliyim. Ve tam da şimdi ölmeliyim…

Kokusuz Kadın

   Bazen camekanın arkasındaki ince bir sestir, bazen dosya yığını arasından ancak ucu görülebilen bir topuz. Her sabah; buzlu gülüşünü savaş boyalarıyla çözer, sonra da dolabından parfümünü çıkarıp o sahte kokulardan birini giyer üstüne. Bazen yasemin giyinir, bazen papatya… Sahte kokulara bulaşır. Gerçek kokular dışarıda, kapının hemen dışında beklemektedir halbuki.

   Gün içinde tebeşir kokar, mürekkep kokar; rapor kokar, reçete kokar. Hastane kokar, dişçi kokar; büro kokar, depo kokar. Bazen onu kokar; bazen bunu kokar… Mesai bitip zil çalınca çıkartır kokusunu yavaşça. Kimi zaman çekmeceye kitler, kimi zaman da iş elbisesinin cebi tıkıştırıverir. Eve gelir, bir de burada kokar. Çamaşır kokar, bulaşık kokar; ütü kokar, yemek kokar. Bir onu kokar, bir bunu kokar… O kadar kokuyu giyer çıkartır da hiçbiri sinmez üstüne. Çünkü o; kokusuz kadındır!
  
   Kokusunu kaybetmemiş hemcinsleriyle her gün omuz omuza çalışmasına rağmen bir kere olsun onların hikayesini merak etmez. Her birinin ayrı bir hikayesi vardır çünkü. Kimi ekonomik özgürlüğü için ayrılmıştır kokusundan; kimi bir inat uğruna girmiştir bu yola. Kimi itilmiştir arkasından, basılarıysa içeri çekilmiştir başkalarınca… Ailenin yükleri omzuna binmiştir birinin; birisi uğruna çalıştığını her gün karnında getirir. Hikayelerin hepsi farklı kapılardan içeri girer ama hepsi aynı çıkışı görür sonunda…
  
   Bazen; kokusuzluğun canına tak ettiği anlar olur. Durmaksızın dedikodu yapabilen, elindeki ayakkabı çantasıyla güne giden, kucağındaki bebeği susturmaya çalışan, iki elinde iki ufaklıkla çarşı pazar dolaşan; çiğ kırmızı ojeli, kimi zaman mor kimi zaman mavi ve mutlaka abartılı farlarıyla dikkat çeken, şuh kahkahasıyla dişiliğini karşı tarafın gözüne sokan hemcinslerini gördüğü anlardır bunlar. Bu anlarda bakakalır onlara. Abartılı farlarına, şuh kahkahalarına ve herşeylerine… Onlar gibi olamadığına mı üzülür, onlar gibi olamayacağına mı bilinmez ama bir durgunluk çöker üstüne. İşte o anlarda kokusuzluğuna biraz daha sıkı sarılıp yoluna devam eder, devam etmek zorundadır da. Çünkü o; kokusuz kadındır!
  
   Olur da bir gün yanınızdan geçerse kucağında dosyalarla, ya da sararmış bi camekanın ufacık açıklığından o tiz sesini duyarsanız şaşırmayın sakın. Devam edin herkes gibi siz de. Sakın böyle bir yazıyı okuduğunuzu ve onun uğruna kendini paraladığı ülkesinin bir yerlerinde ondan bahsedildiğini söylemeyin. Ve sakın kokulardan bahsetmeyin ona. Her sabah aynada gördüğü ve nasıl olduğunu bir türlü anlayamadığı garipliğini hatırlatmayın… Kokuların ona hiç yapışmadığı ve yapışmayacağını bilin yeter. Ve asla yargılamayın kokusuzluğu… Adı üstünde: O; kokusuz kadındır!

Ölüm Tutanağı

   1-2-3-4-5-6. Tamamdı. 3. kez kontrol etme gereği duymadan taktı beline makineyi. Olayların buraya gelebileceği hiç mi hiç düşünmemişti oysa. 1 hafta öncesine kadar hayatı gayet normaldi. Sabah aynı saatte kalkıyor, her gün aynı otobüsü kaçırıyor, diğer durağa yürürken aynı küfürleri ediyordu. Öğle yemeğini bile önceki günkü tabağından yediğine emindi hatta. Kantinde kestiği kızlar dahi sabitti! Her gece denediği intihar girişimleri hariç… Şimdi belinde duran bu silahı da o başarısız girişimlerin birinde almıştı. Bu intihar denemelerinde amaç sabit olsa da araç daima değişiyordu. Çin malı gazlı fırına kafasını da soktu, kalitesiz banyo jiletiyle bileklerini de kesti… Ama en çok yaklaştığı denemesi, kapıcı Ethem’in, “Pencerenin pervazlarını anan mı siliyo, bilmem nettiğimin evladı!” nidasıyla bölünendi. Bu denemelerden ölümü bulamasa da 1-2 şey öğrenmişti. Mesela; Çinliler’in yaptığı aletlere pek güvenmemesi gerektiği, 2 bileğinin ardı ardına kesemeyeceği… İntihar girişimleri dahi bu kadar sıradan bir hal alan bir adamın hayatı, nasıl olup da bu kadar karışabilirdi 1 hafta içinde hala anlamıyordu. Tek kelimeyle anlat deselerdi son 1 haftayı, hiç tereddütsüz “Bokpüsür!” derdi herhalde…
  
   Hayatı korkmakla geçmiş olan birisi için biraz fazla cesurdu belki de… “Tek yapacağın şey akmasına izin vermektir bazen öfkenin… O elbet bir delik bulup çıkar.” Uzakdoğu’da bir rahip olsaydı böyle konuşurdu herhalde. Ama o ne Uzakdoğu’da bir rahipti, ne de o sıradan İbrahim’di artık. Beline taktığı ve mermilerini yerleştirirken internetten yardım aldığı bir Glock’la İstanbul sokaklarına çıkacak kadar cesur, tabancayı 2 kere kontrol edecek kadar garantici, kaçıncı kurşunu nereye sıkacağını tasarlayacak kadar mükemmeliyetçi amma velakin vurmaya gitti adamın arkasını düşünemeyecek kadar salak ve adamın boş gezeceğini sanacak kadar tecrübesizdi. Dersaneden sonra arkadaşlarıyla Counter oynamaya gitmediği için ilk defa pişman oluşu değildi bu. Ama ilk defa bu kadar pişmandı. Evden çıktığından beri gözü kah belindeki tabancanın fark edilip edilmediğini anlamak için belindeydi, kah karşıdan gelenlerin tabancayı anlayıp anlamadığını tespit etmek için her şeyden habersiz beşerlerin gözlerinde…
  
   İçinde yaşayan binlerce İbrahim, geride bıraktığı 3 blok boyunca durmadan konuştu. Hatta konuşmayı bir kenara bırakıp resmen bağrıştılar… Kendisine bile tahammülü olmayan bu adamın, içindeki binlerce İbrahim’i susturmak için yapabileceği tek şey çoğunluğa uymaktı. Ve çoğunluk yine gerçeği, koyu gerçeği söylüyordu. Hayatı boyunca gerçeklerden kaçan birisi için geçmişi düşünmek kadar kötü olan diğer bir şeyse, içindeki binlerce küçük insanın bağrışmasıdır. İbrahim bu işkenceye daha fazla dayanamayıp, yol hazırlıklarına başladı. Her defasında, sonuna varıp varamayacağını merak ettiği o içsel yolun hazırlıklarına…

   Her şey, hepsi birbirinden sıkıcı 5 arkadaştan oluşan o grubun sinemaya gitmek istemesiyle başladı. Buluşmaları ayrı bir dert, konuşmaları ayrı bir dert olan bu 5 kişilik grup, nasıl olduysa o gün tam saatinde buluşmuştu. Bir terslik olduğu belliydi. Sinemaya giden her normal insan grubunda biletleri tek bir kişi alır, diğerleri ona parayı verirdi, normal olmakla alakası olmayan ama sıradanlıktan kırılan bu grubun böyle yapmayacağı anayasada yazması gereken bir gerçek gibiydi… Gişeye aynı anda 5 kişinin abanmasıyla abondane olan bir boksöre döndü adeta görevli. Arkadan gelen o sesle kabus başlamışa benziyordu: “Adam gibi alsanıza biletinizi Allahın entelleri!”

   DAAAAAART!!! Havalı kornayla bir anda kendinden geçti İbrahim. Camdan çıkan 4 günlük sakallı bir yüz, onu kendine getirdi. Duyduğu ama hatırında kalmayacağına emin olduğu küfürler, sadece bir tebessüm oluşturdu yüzünde… Havalı kornanın da etkisiyle uykusu iyice dağıldı. Ani bir çıkış yaptığı içine, tekrar döndü ister istemez…

   Sıradan 5 insandan %20lik bir kısım cevap vermek gafletinde bulunarak adeta düğmeye bastı: “Ne diyosun sen ya! Sıra bizde değil mi! İstediğimiz gibi alırız biletimizi allah allah!” Zaten sinirleri bozuk görünen adam; sert ifadesini biraz daha yerleştirdi suratına. İbrahim tam bu anda dikkat etti adama; boyu 183ten fazla olmalıydı. Zira İbrahim kendini; ona tepeden bakarken hayal dahi edemiyordu. İbrahim’den daha uzun olan bu adam, tartıştığı gençtense en az on santim uzundu. Devasa bir on santim… Adam konuştukça, on santimlik boy farkı, biraz daha artarmışçasına 5 kişinin hepsi ufalıyordu… İbrahim araya girmek için doğru zamanı kolluyordu ki zamanın kollanamayacak kısa olduğunu gördü, devasa bir on santimetrelik farka sahip olan adam, sıradan 4 arkadaşından birisine yumruğu indirirken. “Hop! Hop! Hop! Sakin ol bakalım…” Başka bir şey söyleyemedi İbrahim, diğer 4 kişinin ardına bakmaksızın gişeden ayrıldığını görünce… Kelimeler havada asıl kaldı bir an. Saniyenin onda biri kadardı bu süre… Ne bir kelebeğin kanat çırpabileceği kadar uzun, ne de Mors alfabesindeki 2 harf arasına sıkışabilecek kadar kısa; tam o kadardı, işte o kadar…

   Toplam kişi sayısı:5
   Gişeye abanan kişi sayısı: 5
   Gişeye abanma yüzdesi: %100
   Tartışmaya giren sayısı: 1
   Tartışmaya girme oranı: %20
   Ortamdan kaçarmışçasına ayrılan kişi sayısı: 4
   Kaçarmışçasına ayrılma oranı: %80
   Enayi misali ortadan kalan satılmış arkadaş sayısı: 1
   Ortada kalma oranı: %20
   Ortada kalanın saflık oranı: Belirsiz…

   Geride kalan 1 hafta boyunca ne bir özür geldi hepsi birbirinden sıradan 4 arkadaşından, ne de gişede dudağını patlatan adamın taciz telefonları eksik oldu… Numarasını nerden bulduğunu düşündü önceleri. Sonra “Nasılsa şerefsiz bol! Bulmuştur birisinden!” dedi. Adamın argo kelime haznesinde, duymadığı hiçbir kelime yoktu. Hatta kapıcı Ethem’den bile kısırdı bu adam kelimeler bakımından… Ve şimdi iş buraya kadar gelmişti. Belinde, soğukluğuna isyan ettiği bir tabanca; aklında, hiç yaşamamış olmayı dilediği ama sadece dilediği bir geçmiş; tabancanın ucunda, serseri bir mermi; gökyüzündeyse işini yapmaktan zevk almadığı her halinden belli olan 1 melek…

   Galerinin önüne geldiğinde Avril Lavigne’den Nobody’s Home 7. kez çalıyordu. She wants to go home, but nobody's home*  Gerçekten şu an evde olmak ister miydi, bunu kendi de bilmiyordu. Ama burada olmak onun seçimi değildi. Bu      hayat, seçtiği üniversite, karşılaştığı onca insan… Hiçbiri ama hiçbiri onun seçimi değildi. Hiçbir zaman kendine ait olmayan ve olmayacağı da kesin olan bir hayat yaşadı 23 yıl boyunca. Zaman zaman bıktı yaşamaktan ama seçimler onun olmadığı için hepsinde de hata verdi sistem, intihar girişimlerinde… Kendiyle yüzleşmeyi kesti ve olayları akışına bıraktı…

   Galerinin kapısından girer girmez. Tabancaya sarıldı. Daha acemi davranamazdı! “Madem davrandın, çek tabancayı” dedi o ses. “Tek yapacağın şey akmasına izin vermektir bazen öfkenin… O elbet bir delik bulup çıkar.” öğüdünü veren sesti bu… Sesi dinledi, çekti tabancayı. Kerim’e doğru yürüdü haliyle. Bu 2 vücut arasında akan sözcük nehri aşağı yukarı 1 dakika sürdü. Avril; She's all over the place** deyince anlaşıldı geçen süre. Avril şarkının sonuna varmıştı… Sona yaklaşan sadece genç rockcı değildi… Arkadan çatlak bir ses gelince, zaten tabancayı eğreti tutan İbrahim’in dikkati iyice dağıldı ve arkasına baktı ister istemez. Tam bu anda, Kerim de çekti silahını. İbrahim’in içindeki ses ağzını bozdu bu defa: “Hasss…”  Şimdi 2 tarafta da birer silah vardı. Aralarındaki tek fark, boyu 183 olanın, uzun olandan daha tedirgin oluşuydu. Madem buraya tabancayla geldi, kullanacaktı onu. Kerim İbrahim’in yüzünü okumuşçasına cevap verdi: “Sen tetiği çektiğin anda ben de çekerim. Sen ölürsen şanslısın. Yok ben ölürsem…” devam etmedi Kerim. İbrahim; sol işaret parmağının uyuştuğunu hissetti. Sağ ayağının altından hayali bir basamak yükseliyormuş hissi de arkasından geldi. Daha fazla dayanamayacağını anlayınca. Tetiğe dokundu… Bir kurşun sesi geldi tabancaların birinden. Ama hangisinden?

   Sesin sahibinin Glock olmadığı anladı bir anda İbrahim. Kapıdan çıkışından itibaren yaşadıklarını bir bir gözünün önünde geçirdi:

   Tabancayı eline al. TAMAM!
   Mermileri doldur. TAMAM!
   Yanlış doldurduğunu fark et, geri çıkart. TAMAM!
   İnterneti aç. TAMAM!
   Ekrana baka baka şarjörü tekrar doldur. TAMAM!
   Tabancanın üst kısmını bir defa çek. HAYIR!

   Tüm bunları kontrol etmesiyle göğsündeki sıcaklığı hissetmesi arasında kısacık bir süre vardı. Saniyenin onda biri kadardı bu süre… Ne bir kelebeğin kanat çırpabileceği kadar uzun, ne de Mors alfabesindeki 2 harf arasına sıkışabilecek kadar kısa; tam o kadardı, işte o kadar… Sıcaklık bütün vücuduna yayıldı yavaş yavaş… Her bir hücreye girişini hisseti İbrahim. Düştüğü yerin soğukluğu, biraz bile etki etmedi sıcaklığa, edemedi… Kaç dakika öylece kaldı zeminde anlaması zordu. Avril yetişti yardımına; She's all over the place**  Şarkı 8. kez çalıyordu. İbrahim’in son duyduğu sesti Avril’inki. Son sözlerindeyse özet geçti İbrahim hayatını: Bokpüsür…


* Evine gitmek istiyor ama evde kimse yok
** O yere yığılmış