1-2-3-4-5-6. Tamamdı. 3. kez kontrol etme gereği duymadan taktı beline makineyi. Olayların buraya gelebileceği hiç mi hiç düşünmemişti oysa. 1 hafta öncesine kadar hayatı gayet normaldi. Sabah aynı saatte kalkıyor, her gün aynı otobüsü kaçırıyor, diğer durağa yürürken aynı küfürleri ediyordu. Öğle yemeğini bile önceki günkü tabağından yediğine emindi hatta. Kantinde kestiği kızlar dahi sabitti! Her gece denediği intihar girişimleri hariç… Şimdi belinde duran bu silahı da o başarısız girişimlerin birinde almıştı. Bu intihar denemelerinde amaç sabit olsa da araç daima değişiyordu. Çin malı gazlı fırına kafasını da soktu, kalitesiz banyo jiletiyle bileklerini de kesti… Ama en çok yaklaştığı denemesi, kapıcı Ethem’in, “Pencerenin pervazlarını anan mı siliyo, bilmem nettiğimin evladı!” nidasıyla bölünendi. Bu denemelerden ölümü bulamasa da 1-2 şey öğrenmişti. Mesela; Çinliler’in yaptığı aletlere pek güvenmemesi gerektiği, 2 bileğinin ardı ardına kesemeyeceği… İntihar girişimleri dahi bu kadar sıradan bir hal alan bir adamın hayatı, nasıl olup da bu kadar karışabilirdi 1 hafta içinde hala anlamıyordu. Tek kelimeyle anlat deselerdi son 1 haftayı, hiç tereddütsüz “Bokpüsür!” derdi herhalde…
Hayatı korkmakla geçmiş olan birisi için biraz fazla cesurdu belki de… “Tek yapacağın şey akmasına izin vermektir bazen öfkenin… O elbet bir delik bulup çıkar.” Uzakdoğu’da bir rahip olsaydı böyle konuşurdu herhalde. Ama o ne Uzakdoğu’da bir rahipti, ne de o sıradan İbrahim’di artık. Beline taktığı ve mermilerini yerleştirirken internetten yardım aldığı bir Glock’la İstanbul sokaklarına çıkacak kadar cesur, tabancayı 2 kere kontrol edecek kadar garantici, kaçıncı kurşunu nereye sıkacağını tasarlayacak kadar mükemmeliyetçi amma velakin vurmaya gitti adamın arkasını düşünemeyecek kadar salak ve adamın boş gezeceğini sanacak kadar tecrübesizdi. Dersaneden sonra arkadaşlarıyla Counter oynamaya gitmediği için ilk defa pişman oluşu değildi bu. Ama ilk defa bu kadar pişmandı. Evden çıktığından beri gözü kah belindeki tabancanın fark edilip edilmediğini anlamak için belindeydi, kah karşıdan gelenlerin tabancayı anlayıp anlamadığını tespit etmek için her şeyden habersiz beşerlerin gözlerinde…
İçinde yaşayan binlerce İbrahim, geride bıraktığı 3 blok boyunca durmadan konuştu. Hatta konuşmayı bir kenara bırakıp resmen bağrıştılar… Kendisine bile tahammülü olmayan bu adamın, içindeki binlerce İbrahim’i susturmak için yapabileceği tek şey çoğunluğa uymaktı. Ve çoğunluk yine gerçeği, koyu gerçeği söylüyordu. Hayatı boyunca gerçeklerden kaçan birisi için geçmişi düşünmek kadar kötü olan diğer bir şeyse, içindeki binlerce küçük insanın bağrışmasıdır. İbrahim bu işkenceye daha fazla dayanamayıp, yol hazırlıklarına başladı. Her defasında, sonuna varıp varamayacağını merak ettiği o içsel yolun hazırlıklarına…
Her şey, hepsi birbirinden sıkıcı 5 arkadaştan oluşan o grubun sinemaya gitmek istemesiyle başladı. Buluşmaları ayrı bir dert, konuşmaları ayrı bir dert olan bu 5 kişilik grup, nasıl olduysa o gün tam saatinde buluşmuştu. Bir terslik olduğu belliydi. Sinemaya giden her normal insan grubunda biletleri tek bir kişi alır, diğerleri ona parayı verirdi, normal olmakla alakası olmayan ama sıradanlıktan kırılan bu grubun böyle yapmayacağı anayasada yazması gereken bir gerçek gibiydi… Gişeye aynı anda 5 kişinin abanmasıyla abondane olan bir boksöre döndü adeta görevli. Arkadan gelen o sesle kabus başlamışa benziyordu: “Adam gibi alsanıza biletinizi Allahın entelleri!”
DAAAAAART!!! Havalı kornayla bir anda kendinden geçti İbrahim. Camdan çıkan 4 günlük sakallı bir yüz, onu kendine getirdi. Duyduğu ama hatırında kalmayacağına emin olduğu küfürler, sadece bir tebessüm oluşturdu yüzünde… Havalı kornanın da etkisiyle uykusu iyice dağıldı. Ani bir çıkış yaptığı içine, tekrar döndü ister istemez…
Sıradan 5 insandan %20lik bir kısım cevap vermek gafletinde bulunarak adeta düğmeye bastı: “Ne diyosun sen ya! Sıra bizde değil mi! İstediğimiz gibi alırız biletimizi allah allah!” Zaten sinirleri bozuk görünen adam; sert ifadesini biraz daha yerleştirdi suratına. İbrahim tam bu anda dikkat etti adama; boyu 183ten fazla olmalıydı. Zira İbrahim kendini; ona tepeden bakarken hayal dahi edemiyordu. İbrahim’den daha uzun olan bu adam, tartıştığı gençtense en az on santim uzundu. Devasa bir on santim… Adam konuştukça, on santimlik boy farkı, biraz daha artarmışçasına 5 kişinin hepsi ufalıyordu… İbrahim araya girmek için doğru zamanı kolluyordu ki zamanın kollanamayacak kısa olduğunu gördü, devasa bir on santimetrelik farka sahip olan adam, sıradan 4 arkadaşından birisine yumruğu indirirken. “Hop! Hop! Hop! Sakin ol bakalım…” Başka bir şey söyleyemedi İbrahim, diğer 4 kişinin ardına bakmaksızın gişeden ayrıldığını görünce… Kelimeler havada asıl kaldı bir an. Saniyenin onda biri kadardı bu süre… Ne bir kelebeğin kanat çırpabileceği kadar uzun, ne de Mors alfabesindeki 2 harf arasına sıkışabilecek kadar kısa; tam o kadardı, işte o kadar…
Toplam kişi sayısı:5
Gişeye abanan kişi sayısı: 5
Gişeye abanma yüzdesi: %100
Tartışmaya giren sayısı: 1
Tartışmaya girme oranı: %20
Ortamdan kaçarmışçasına ayrılan kişi sayısı: 4
Kaçarmışçasına ayrılma oranı: %80
Enayi misali ortadan kalan satılmış arkadaş sayısı: 1
Ortada kalma oranı: %20
Ortada kalanın saflık oranı: Belirsiz…
Geride kalan 1 hafta boyunca ne bir özür geldi hepsi birbirinden sıradan 4 arkadaşından, ne de gişede dudağını patlatan adamın taciz telefonları eksik oldu… Numarasını nerden bulduğunu düşündü önceleri. Sonra “Nasılsa şerefsiz bol! Bulmuştur birisinden!” dedi. Adamın argo kelime haznesinde, duymadığı hiçbir kelime yoktu. Hatta kapıcı Ethem’den bile kısırdı bu adam kelimeler bakımından… Ve şimdi iş buraya kadar gelmişti. Belinde, soğukluğuna isyan ettiği bir tabanca; aklında, hiç yaşamamış olmayı dilediği ama sadece dilediği bir geçmiş; tabancanın ucunda, serseri bir mermi; gökyüzündeyse işini yapmaktan zevk almadığı her halinden belli olan 1 melek…
Galerinin önüne geldiğinde Avril Lavigne’den Nobody’s Home 7. kez çalıyordu. She wants to go home, but nobody's home* Gerçekten şu an evde olmak ister miydi, bunu kendi de bilmiyordu. Ama burada olmak onun seçimi değildi. Bu hayat, seçtiği üniversite, karşılaştığı onca insan… Hiçbiri ama hiçbiri onun seçimi değildi. Hiçbir zaman kendine ait olmayan ve olmayacağı da kesin olan bir hayat yaşadı 23 yıl boyunca. Zaman zaman bıktı yaşamaktan ama seçimler onun olmadığı için hepsinde de hata verdi sistem, intihar girişimlerinde… Kendiyle yüzleşmeyi kesti ve olayları akışına bıraktı…
Galerinin kapısından girer girmez. Tabancaya sarıldı. Daha acemi davranamazdı! “Madem davrandın, çek tabancayı” dedi o ses. “Tek yapacağın şey akmasına izin vermektir bazen öfkenin… O elbet bir delik bulup çıkar.” öğüdünü veren sesti bu… Sesi dinledi, çekti tabancayı. Kerim’e doğru yürüdü haliyle. Bu 2 vücut arasında akan sözcük nehri aşağı yukarı 1 dakika sürdü. Avril; She's all over the place** deyince anlaşıldı geçen süre. Avril şarkının sonuna varmıştı… Sona yaklaşan sadece genç rockcı değildi… Arkadan çatlak bir ses gelince, zaten tabancayı eğreti tutan İbrahim’in dikkati iyice dağıldı ve arkasına baktı ister istemez. Tam bu anda, Kerim de çekti silahını. İbrahim’in içindeki ses ağzını bozdu bu defa: “Hasss…” Şimdi 2 tarafta da birer silah vardı. Aralarındaki tek fark, boyu 183 olanın, uzun olandan daha tedirgin oluşuydu. Madem buraya tabancayla geldi, kullanacaktı onu. Kerim İbrahim’in yüzünü okumuşçasına cevap verdi: “Sen tetiği çektiğin anda ben de çekerim. Sen ölürsen şanslısın. Yok ben ölürsem…” devam etmedi Kerim. İbrahim; sol işaret parmağının uyuştuğunu hissetti. Sağ ayağının altından hayali bir basamak yükseliyormuş hissi de arkasından geldi. Daha fazla dayanamayacağını anlayınca. Tetiğe dokundu… Bir kurşun sesi geldi tabancaların birinden. Ama hangisinden?
Sesin sahibinin Glock olmadığı anladı bir anda İbrahim. Kapıdan çıkışından itibaren yaşadıklarını bir bir gözünün önünde geçirdi:
Tabancayı eline al. TAMAM!
Mermileri doldur. TAMAM!
Yanlış doldurduğunu fark et, geri çıkart. TAMAM!
İnterneti aç. TAMAM!
Ekrana baka baka şarjörü tekrar doldur. TAMAM!
Tabancanın üst kısmını bir defa çek. HAYIR!
Tüm bunları kontrol etmesiyle göğsündeki sıcaklığı hissetmesi arasında kısacık bir süre vardı. Saniyenin onda biri kadardı bu süre… Ne bir kelebeğin kanat çırpabileceği kadar uzun, ne de Mors alfabesindeki 2 harf arasına sıkışabilecek kadar kısa; tam o kadardı, işte o kadar… Sıcaklık bütün vücuduna yayıldı yavaş yavaş… Her bir hücreye girişini hisseti İbrahim. Düştüğü yerin soğukluğu, biraz bile etki etmedi sıcaklığa, edemedi… Kaç dakika öylece kaldı zeminde anlaması zordu. Avril yetişti yardımına; She's all over the place** Şarkı 8. kez çalıyordu. İbrahim’in son duyduğu sesti Avril’inki. Son sözlerindeyse özet geçti İbrahim hayatını: Bokpüsür…
* Evine gitmek istiyor ama evde kimse yok
** O yere yığılmış
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder