Avucumda son üç tel saçım… Emin olmak içim bir kez daha yokladım kafamı. Evet; gerçekten de sonuncularmış elimdekiler. Tarakta onlarcası, çarşafta yüzlercesi var belki. Ama bu son üç tel saç, saklanmaya değer bana kalırsa…
Yatak soğuk, korkuluklar soğuk, baş ucumdaki çerçeve hepsinden soğuk… Çerçevenin içinde geçen yıl çekilme bir resim. Resimde tam yedi surat; bölümden altı arkadaş, altılının ortasında da ben… Yine bütün dişlerimi sığdırmışım kadraja. Şimdiyse aynaya bakıyorum korkarak. Korkuyorum yüzleşmekten ancak. korkunun ecele faydası yok… Gümüş çerçeveli ayna gerçekleri suratıma haykırır gibi: Saçsız bir kafa, kaşlar seyrelmiş, gözlerde fer yok, dişler görünmüyor bu defa… Aynı adam mı bu ikisi diyorum; cevap yok…
Böyle mi ölecektim ben! Arkamda bırakacağım tek şey, çarşafa dökülmüş yüzlerce saç teli mi olacaktı! Hayallerim vardı benim de… Belki çok yaratıcı değildim ama, evet; benim de hayallerim vardı… İyi bir iş, güzel bir eş, başımızı sokacağımız bir ev, pembe panjuruna falan da gerek yok… Sonra; kapının önünde bir araba, hafta sonu çocuklarla piknik, emeklilik, torunlar ve en son da güzel bir bahar gecesi uyuyup, sabaha uyanmamak…
Kimi hayalimde de bu kadar uzun sürmezdi hayat. Bir kahraman olarak göç ederdim dünyadan. Bazen çatışmada vurulan bir asker olurdum. Bir kolum kopmuş, sol bacağımın diz kapağından aşağısı yok, oluk oluk kan akıyor her yanımdan… “Tertip!” diyor ranza komşum; “Dayan!” Kolumdan ümidi kesmiş olmalı ki, bandanasıyla direk bacağımı sarıyor. Dinmiyor kan yine de… Bir ışık görüyorum ben de bu sırada. “Tertip!” diyor ranza komşum tekrar; “Dayan!” “Oğlun olursa adını Asım koy.” diyorum. O an kapanıyor gözlerim. Işık beni kollarına alıp yükseliyor.
Başka ölüm senaryolarım da var elbet. Başrolde yine ben: Asım Güven! Bu sefer de sokak serserileriyle muhatabım. Erkek adamız tabi! Yanımızdaki kadına laf atılır da biz bakar mıyız! Karşılık veriyorum. Çekiyor tabi bıçağını bizim efe. Geç fark etmişim maalesef. Göğüs kafesimin hemen altından gelen sıcaklıkla anlıyorum sonumun yaklaştığını… Serseriler kaçışta, sevgilim bağırmakta, ben ışığı görüyorum uzaktan. Geliyor sevgilim, diz çöküyor yanı başıma. Kafamı dizlerine koymuş, tam gözlerimin içine bakıyor. “Dayan!” diyor o da ranza komşum gibi. İlk defa gördüğüm o canım sevgilim kumral saçlarına son defa dokunuyorum. Sonra ışık yine kucaklıyor beni. Ben ışığın kollarında yükselirken sevgilim de başını arşa kaldırmış bağırıyor: Asım!
Daha bunun gibi onlarca sonum vardı benim. Hiçbirinin karşısında kanser yazmıyordu tabi. Onlarca ölüm senaryosu hayallerimi süslerken, ben bu lanet hastanede, hayatın bana yazdığı rolü oynuyorum ister istemez.
Bir anda ölmeliyim ben! Saniyeler almalı ışığın beni göğe yükseltmesi. Arkamdan onlarca kişi bağırmalı. Gözyaşları sel olmalı; aktıkça akmalı. Hiç tahmin etmediğim, belki de tanımadığım platonik aşklarım mezarıma güller getirmeli gizlice. Mezar taşım her gün sırılsıklam olmalı.
Ben bir anda kayıp gitmeliyim bu dünyadan! Böyle insanlar gözümün içine bakmamalı “Ne zaman ölecek?” diye. Ansızın ölmeliyim; eriyerek değil her geçen gün… Katiller, adiler, şerefsizlerce öldürülmeliyim! Kurşunlar, bıçaklar hatta dar ağacıyla öldürülmeliyim; ufacık bir mikropla değil… Şakağımda bir kurşun deliği, yorganım kan gölü olmuş, Sağ elimde tabanca, sol elimde üç tel saçla ölmeliyim. Ve tam da şimdi ölmeliyim…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder