Sessizliği yırtarak gelen bir sesin, harflere yansıması bu yazı… Beşerin içinden, kalbinin en ücra köşesinden gelen oradan da dünyaya yayılan bir çığlık. Amaç olmadan, kimseye bir şeyler öğretmek istemeksizin sadece ve sadece sesin yayılması ve kendi tınısını taşıyanlarla buluşması için yazıldı. Her bir cümle yazılırken, önceki cümle unutuldu. Bomboş bir yolda, arabanızın yapabileceği maksimum hızı ölçmek için yapılan bir denemden farkı yok. Yaşamaktan kaçamayacağınız duygular vardır. Bunlardan birisini tattım bugün: ÖLÜM!
Başkalarında gördüğüm, görüp de sade bir anlık üzüldüğüm, sonra da ömrümün tozlu raflarına kaldırdığım bir duygu bu. Cenazeden cenazeye taktığım bir maske olduğunu fark ettim hüznümün. Ve utandım… Hayatımda ilk defa değil belki ama bu defa çok utandım. Kendimden de boşa geçen onca senemden de… Bu kadar yakın hissetmemiştim daha önce uçurumu. Gecenin bir yarısı kalkıp şiirler yazdım, durup dururken ağladım da kimi zaman… Ama bir anlık duygulardı bunların hepsi. Asla bu kadar coşmamıştı nehir. Bentlerimin bu kadar tarumar olduğunu ilk defa gördüm.
Son noktayı koyduğumda belki de yakacağım bir kağıt var elimde şu an. İşi bittiğinde sinirimden kıracağım bir kalem yazıyor bu harfleri. A’yı B’yi C’yi… Bir tarafta isyanım var, öbür tarafta zorunlu kabulüm. Arafların en hasıymış burası. İsyan edip Allah’a karşı dursan bir türlü, kabul edip için için ağlasan başka türlü…Her şey boş her şey… Kontrolü bende olmayan bir hayatı yaşamak bu kadar zor muymuş? Zormuş meğer… Kader denen yazı değişmez miymiş? Değişmezmiş meğer…
Kapasam gözlerimi “Onu alma beni al!” diyen onlarca insan çıkıyor karşıma. Sevdiği için ölmeyi göze almış onlarca yürek… Kadere söverken kendini kaybeden insanların gözleri gitmiyor gözümün önünden bir an dahi… Gözlerin rengi bambaşka her yüzde. Kimisi sonsuzluk gibi masmavi, kimisi ölüm gibi kapkara, kimisi umut gibi bal sarısı… Renkleri farlı olan binlerce gözde tek bir şey yazıyor: ÖLÜM!
Yalnız değilsin ey ölümü yakından gören beşer! Bizim gibi daha binlercesi var, ölümü anca cenazeden cenazeye hatırlayan. Ölüm uzak sanıp dünya hırsıyla gözü dönen sadece ikimiz değiliz emin ol. Taziyeye gelen onca insan arasından kaç kişi hatırlayacak yarın; seni, beni, acımızı, akan göz yaşlarımızı, ve göz yaşlarımızın söndüremediği yangınımızı… Ateşimizi söndüremez bu göz yaşları. Bizdeki ateş ki Azrail’e sövdürür bizi. Bizdeki ateş ki; yarsa Musa denizi tekrar, yarısını sana verse, yarısını bana; sönmez yine ikimizinki de…
Avazım çıktığı kadar susuyorum şimdi. Kağıt ıslanmış, kalem isyan etmiş harflere… Dudaklarım hareketsiz, kulaklarım duymuyor, hissetmiyor artık tenim ne sıcağı ne soğuğu, gözlerimle başbaşayız… Nemli ikisi de. Damlalar süzülüyor elmacık kemiklerimden. Gerçek göz yaşları bunlar. Sıcaklar çünkü. Sıcacıklar, sıcacık…
Son noktayı koymadan önce, duy son bir kez daha bu gerçeği. Duy ki söv bir kez daha. Söv ki rahatla, bir an için unut şu dünyayı: ÖLÜM VAR EY DOST! ÖLÜM VAR! BİZ AĞZIMIZA GELENİ SAYSAK DA VAR, BOYNUMUZU EĞSEK DE…
Git şimdi uzan yatağına. Belki uyanamam umuduyla yum gözlerini bir kez daha. Şansın varsa uyanma. Kal uykunda, sonsuza dek kal…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder